Mehmet Ali Birand
 
GÜL’E NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SORAN VAR MI?
 
 


GÜL’E NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ

SORAN VAR MI?

           

* Başkanlık sistemini tartışıp duruyoruz. “Tam Başkanlık” mı, “Yarı Başkanlık” mı, yoksa “Partili Başkanlık” mı, derken aslında şu andaki Cumhurbaşkanı'nın oturduğu koltuğu tartışıyoruz. Hatta, Erdoğan'ın Köşk'e çıkışından sonra, Abdullah Gül'ün Başbakanlığa geçeceğinden söz ediliyor. Merak ediyorum, acaba Gül'ün hiç fikri alınıyor mu? Alınmıyorsa, biraz ayıp o lmuyor mu?

===================================================================

                                              

GÜL’E NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ

SORAN VAR MI?

 

Başkanlık konusu yeniden gündeme geldi.

           

Son A Haber söyleşisindeki konuşmalara dikkat ettim; Başbakan, 2014 sonrasında Türkiye'yi nasıl yöneteceğini tartıştırıyor. Yapılan budur. Erdoğan'ın süresi bitiyor. Bir daha seçilemeyecek. Ancak Başbakan'ın hedefi 2023'e kadar yönetimi elinde tutmak.

           

Erdoğanlı yılların devamını sağlayacak bir yöntem aranıyor.

           

Tam Başkanlık” mı, “Yarı Başkanlık” mı, yoksa yeni çıkan “Siyasi Başkan” önerisi mi daha iyi?

           

İşin esasına bakılacak olursa, neyin pazarlığı yapılıyor?

           

Yapılan, bugünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 'ün oturduğu Köşk'ün pazarlığı değil midir?

           

Abdullah Gül inecek.

           

Yerine Erdoğan geçecek de, hangi yetkilerle geçeceğini konuşuyoruz.

           

Bir adım daha öteye gidelim.

           

Erdoğan Köşk'e çıktıktan sonra, ya yine partisinin başında kalacak veya Abdullah Gül bu göreve gelecek deniyor. Hatta hangi koşullarla bunu kabul edeceği dahi konuşuluyor.

           

Beni merak ettiren soru da şu:

 

            - Acaba bütün bu konular Gül ile de konuşuluyor mu? Onun fikri de alınıyor mu?

           

Bilemiyorum, belki de sorulup danışılıyordur, ancak kaygılıyım. Gül'ün vücut dili durumdan pek memnun olduğu izlenimini vermiyor.

           

İleride sorun yaratacak, sürtüşmelere yol açabilecek bir süreçteyiz.

 

 

KÜRTAJDAN BIKTIK, ARTIK

YENİ BİR GÜNDEM GEREKİYOR!

           

Sizleri bilemem, ancak ben açıkçası artık bıktım.

           

Sabahtan akşama kadar kürtaj konuşuyoruz.

           

Çok şükür tüm ayrıntılarını da öğrendik. Ne zaman yapılırmış, nasıl yapılırmış, sakıncaları neymiş... Hele sezeryan konusunda tam anlamıyla bir uzman olduk. Aman efendim, neredeyse gözümüz kapalı sezeryan yapacak duruma girdik.

           

Ancak artık yetti.

           

Bıktık. Ne yapalım yani, çok hızla gündem yiyen ve bitiren bir toplumuz.

           

Bize şimdi yeni bir gündem gerekiyor. En büyük umudumuz da, bu işin üstadı olan Başbakanımızın kucağımıza yeni bir gündem-bebek vermesidir. Hele şöyle, kanlı canlı bir şekilde tartışacağımız ve boğaz boğaza gelip kavga edebileceğimiz cinsten olmalı ki, tadı çıksın. Kavgasız kaldığımızda rahatsız oluyoruz. Merak etmeyin, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ederiz.

           

Bakalım, bu dualarım tutacak mı? (!)

 

İYİ Kİ, GÜLEN OKULLARINI

KAPATMAMIŞIZ...

           

Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nın jürisine davet edildiğim zaman, önce şaşırdım. Türkçe şarkı ve türkü konusunda, kendimi uzman saymadığımdan dolayı da utandım, ancak muhataplarımı da kırmak istemediğimden dolayı reddemedim.

           

İlk yıllarından itibaren, Fetullah Gülen okullarını ve düzenledikleri yarışmayı da hep desteklemişimdir. "Bu okullar kapatılmalı. Bunlar birer irtica kaynağıdır" diyenlere karşı çıktığım için de başım epey derde girmişti.

           

Şimdi geldiğimiz noktaya bakın.

           

Dün kapatmak istiyorduk, bugün başımızın üstünde taşıyoruz. İyi ki kapatamamışız, iyi ki dar görüşlü davranmamışız.

           

Salı akşamki finale bütün bu düşüncelerle gittim.

           

Karşılaştığım manzara müthişti. 15 bin kişinin toplandığı stad ayakta alkışlıyordu.

           

110 ayrı ülkede Gülen Okullarında eğitim görüp Türkçe öğrenen 14-15 yaş arasındaki gençlerin ardı ardına sahneye çıkıp, birbirinden güzel türkü ve şarkıları seslendirmeleri görülecek birşeydi.

           

Daha da önemlisi, böylesine dev bir organizasyonun içinden alnının akıyla çıkabilmek daha da büyük bir beceri gerektiriyordu. Sonuç ise, tek kelimeyle harika idi.

           

Beni en çok etkileyen yanı, ortaya konan performans ve her ayrıntının çok büyük bir dikkatle saptanmış olmasıydı. Bu tip organizasyonların ne kadar güç olduğunu bildiğimden dolayı, hayranlığım daha da arttı. Hem o okulların öğretmenlerine, hem de emek veren herkese olan saygımın boyutlarını genişletti.

           

Aslında, bu yarışmaya "Olimpiyat" adı verilmesi biraz abartılı. Sadece "Yarışma"dense daha da değerli olurdu. Zira bu olay gerçekte, yurt dışında gururla izlenen Gülen Okulları arasındaki bir yarışma. En iyi çalışan, en iyi hazırlık yapan ödülleniyor.

           

Bir de, jüride bulunanların seslendirdikleri bir uyarıdan söz edeyim. Okunan şarkı ve türkülerin "Türkçenin en iyi kullanıldığı" örnekler arasından seçilmesini tavsiye ettiler. Benden duyurması...

 

HOPPALA, TİYATROYA

MESCİT KİMİN AKLI?

           

Gazetelerde çıkan haberlere göre, verilen yeni bir yasa taslağına göre, eğlence yerlerine de Mescit yapılması zorunluğu tutulacakmış. Tiyatrolar, sinemalar da bunların arasında sayılmış.

           

Çok merak ettim, acaba kimin aklıdır bu? Hangi zeka fışkıran beyinden böyle bir fikir çıkmış ve bakanlık da yememiş, içmemiş ve bunu yasaya dönüştürmüş.

           

Düşünün şimdi, ne kadar dini bütün olursanız olun, tiyatroya gitmişsiniz. Bir oyunun, arası dahil, giriş ve çıkışıyla birlikte toplam süresi 2 saati pek geçmez.

           

Ne yapacaksınız?

           

İki perde arasında "Bir de mescide gidip namaz kılayım" mı diyeceksiniz? Zamanınız yetmeyecek. İkinci perdenin bir bölümünü mü kaçıracaksınız, yoksa ikinci perdeyi görmek yerine mesciti mi tercih edeceksiniz ?

           

Başka işiniz gücünüz yok mu?

           

Başbakan'a başka türlü yaranmaya çalışın...

                       

 

FAZIL SAY, YARGININ

TURNUSOL KAĞIDI OLACAK

           

En yapılmaması gerekeni İstanbul savcılığı yaptı ve Fazıl Say’ı mahkemeye verdi. Hatırlayın, Say başkasından gelen bir dörtlüğü Twitter’da dolaştırmış ve dindar vatandaşlarımızdan biri de, “Bu bizim dini inançlarımıza hakarettir” diye suç duyurusunda bulunmuştu. Doğrusu, savcının ilk incelemeden sonra dosyayı kapatmasını bekliyordum. Aksi oldu ve herhalde “Neden başımı derde sokayım” deyip genel havaya uyup davayı açmış. Suçlama da, bu dörtlünün tüm dindarları rahatsız etmesi…

           

Bu dava, yargımızın nereye gittiğini, daha doğrusu yargıçlarımızın “İfade özgürlüğünü” nasıl yorumladıklarını ortaya çıkarması açısından bir turnusol kağıdı niteliğini taşıyacak.

           

Fazıl Say’ınki bir “Fikir özgürlüğü”dür. İçeriğinde hakaret yoktur, ancak dindar vatandaşlarımız o dörtlüğü farklı şekilde okuduğundan dolayı hakaret gibi görmüşlerdir.

           

Ben Allah’a inanmıyorum. Peygamberlere inanmıyorum. Dine inanmıyorum. Bu bir aldatmacadır…” diyenleri ne yapacağız? Onları da hakaret suçuyla hapislere mi atacağız?

           

Tamam, bu toplum giderek muhafazakarlaşıyor, ancak yargı mekanizmasının bu mesafeyi çok iyi tutması gerekmiyor mu?

           

Dini açıdan, “Fikir özgürlüğü” ile “Hakaret” arasındaki farkı birbirine karıştırmaya başlarsak, işin içinden çıkamayız. O zaman da, laiklik konusundaki eski uygulamaların tuzağına düşeriz.

           

İşte bu açıdan Fazıl Say’ın davasını çok önemsiyorum.

 

 

DEPREM'E ALIŞIYORUZ (!)

           

Perşembe gecesi şöyle bir kafamı kaldırdım. Yatak sallanmıyordu, ancak dolap kapakları tıkırdamaya başlamıştı. Hafif bir deprem yaşadığımı anladım.

           

Sonra ne yaptım biliyor musunuz?

           

Önce telefona sarılıp oğlumu aradım. Onların durumunu öğrendikten sonra, öbür yanıma döndüm ve uyumaya devam etti.

           

Sonra da kendimden utandım.

           

Ya şiddetli bir depreme yakalansam ne olacaktım. Acil ihtiyaç paketim aklıma bile gelmedi. Yataktan fırlayıp hemen önlem almayı düşünmedim.

           

Geri kalanların tepkisini daha iyi anlayabilesiniz diye kendimden örnek verdim. Ertesi gün gazetelerde okudum. Türkiye yine aynı manzara ile karşılaşmış. Benim gibi yine telefonlara koşmuşuz, yine hiçbir önlem almamışız.

           

Canımız sağolsun. Biz böyleyiz işte. Sonradan ağlamaya da hiç hakkımız kalmıyor...

           

 

HER SAÇMALAYAN'I

CİDDİYE Mİ ALACAĞIZ?

           

 Komikliğin bu kadarı da fazla.

           

Ak Partinin Bitlis milletvekili Vahit Kiler, İstanbulun Pier Loti tepesinin adının değişmesi için Büyük Şehir Belediyesine başvurmaya hazırlanmış. Akşam gazetesi de bu haberi manşetine çıkarmış.

           

İddiaya göre, daha önceleri oranın adı Bitlisi adlı bir tarihi kahramana verilmiş, sonradan Sultan Reşad tarafından Pier Loti olarak değiştirilmiş. Kiler "Bu durum bizim kanımıza dokunuyor" demiş.

           

Böyle abuk sobuk önerileri neden ciddiye alıyoruz ki... Belediye Başkanı Topbaş bile dayanamamış "Her önüne gelenin öneride bulunduğunu" söylemiş.

 

Çok doğru...

           

Konu dahi yapmamamız gereken bir saçmalık.

 

 

MADONNA KONSERİ

SHOW DERSİ VERDİ...

           

Bu tip konserlerin bir görsel yanı vardır, bir de müzik yanı.

           

Madonna inanılmaz bir show yaptı. Belki ses iyi duyulmadı, ancak öylesine bir görsel olaydı ki, adeta ders aldık. Bundan sonra hangi sanatçı gelirse gelsin, mutlaka Madonna konseriyle karşılaştırılacaktır.

           

Bu tip konserlerin önemi zaten izleyenlerin, sanatçıların, görsel show yapanların öğrenmeleri ve kendi uygulamalarının düzeyini de arttırmasına yarar. Las Vegas show'larını görenlerin görgüleri nasıl artıyorsa, bundan sonra Madonna'nın Mega-Show'u bizim de görgümüzü arttıracaktır.

           

Evet, ses sorunu vardı. Ancak önemli olan görsel olaydı.

 

Çok keyifliydi...



Bu yazılara cnnturk.com'dan da erişebilirsiniz.
 
 
BU KATEGORİDEKİ EN ÇOK OKUNAN 25 YAZI
- CEMAAT, AK PARTİ'DEN DESTEĞİNİ ÇEKEMEZ...
- Alper Görmüş koskoca iki cilt kitap yazmış. Okudukça yüzüm kızardı...
- PKK İLE SERT BİR SAVAŞ DÖNEMİNE GİRİLİYOR...
- CUMHURBAŞKANI İLE BAŞBAKAN ARASINDA NE FARK VAR?
- Öcalan...
- ÖCALAN SIRADAN BİR MAHKUM DEĞİL Kİ...
- Rüya görmeyelim. PKK böyle tasfiye edilmez
- Davutoğlu efsanesi gerçek mi, yoksa balon mu?
- PKK İKİYE BÖLÜNÜYOR
- RUSYA GÜNDEMİNDE, PKK-ÇEÇEN VE GAZ VAR
- Türkiye artık kararını vermeli…
- TÜRKİYE’DEKİ, 70 BİN ERMENİYİ VATANDAŞ YAPIN...
- Referandumda neden “Evet” oyu kullanacağım?
- MEDYA TERÖRE HİZMET Mİ EDİYOR?
- Hadi bir defa başladık...
- Kürt kökenli olsanız, ne dersiniz?
- BAŞBAKAN BM'DE "DİZEL MOTORU" GİBİYDİ...
- PKK VURUYOR, ANCAK KIŞKIRTAMIYOR...
- Siyaset karşı saldırıya geçti
- BİZE BAKIŞLAR DEĞİŞİYOR...
- Önceki günkü “darbecilik genlerimizde vardı” başlıklı yazım çok yankı yaptı. Aslında...
- Başbuğ, Kozmik odayı açarak doğrusunu yaptı…
- Başbakan için hepimizin farklı görüşü var. Kimimiz için bir devrimci...
- İRAN REJİMİ, KENDİNİ KURTARACAK MI?
- ÖCALAN DAVASINDA, DİKKAT ETMEMİZ GEREKENLER…